Lekolin Menu

     Login
Nickname

Password

Don't have an account yet? You can create one. As a registered user you have some advantages like theme manager, comments configuration and post comments with your name.

     Search



     Languages
Select Interface Language:


 Türk basınından

GüncelGursel writes "

Türkiye barışını ararken, devletin sadece ’kulağı’ konferanstaydı

[Sesonline] ANKARA- Kürt Sorununun çözümü konusunda başkent önemli bir konferansa ev sahipliği yaptı. "Türkiye Barışını Arıyor" adı altında yapılan konferans, pekçok aydını bir araya getirirken, Konferansa yazar Yaşar Kemal’in konuşması damgasını vurdu. Yaşar Kemal’in, "ya gerçek bir demokrasi ya da hiç" şeklindeki sözleri, Kürt sorununun çözümününün adresini gösterdi. İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Yusuf Alataş, Sezer, Erdoğan ve Arınç’ın davet edildikleri halde konferansa katılmamalarına tepki gösterdi. [ Fotoğraf: Ali Öz ]



Kürt yazar Mehmet Uzun, sağlık sorunları nedeniyle katılamadığı konferansta, gönderdiği mektupla yerini aldı. Uzun, konferansı Türkiye’nin geleceğine atılmış bir adım olarak nitelendirerek Türkiye’nin sayıları 15-20 milyon civarında olan Kürtlerle barışmanın yollarını bulması gerektiğini söyledi. Konferansa davetli olmalarına rağmen Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan, muhalefet partilerinin liderleri ve milletvekillerinin ilgisiz kalması, büyük tepki çekerken, Konferansın açılış konuşmasını yapan İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Yusuf Alataş, Sezer, Erdoğan ve Arınç’ın davet edildikleri halde konferansa katılmamalarına tepki gösterdi. Alataş, devletin zirvesine, "Barış diye bir problemleri yok anlaşılan. Ama bizim var, girişimlerimiz o­nlara kabul ettirinceye kadar devam edecek" diye seslendi.

Demokratik Barış İnisiyatifi’nin düzenlediği "Türkiye Barışını Arıyor" konferansına, Yaşar Kemal ve Vedat Türkali, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ile Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk, eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, KESK Başkanı İsmail Hakkı Tombul, HAK-İŞ Başkanı Salim Uslu, İnsan Hakları Vakfı Başkanı Yavuz Önen, İnsan Hakları Derneği eski Genel Başkanı Akın Birdal, İnsan Hakları Derneği Başkanı Yusuf Alataş, yazar Eşber Yağmurdereli, eski Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Celal Doğan, eski DEP milletvekilleri Orhan Doğan, Selim Sadak, DTP Genel Başkan Yardımcısı Hatip Dicle, CHP eski milletvekili Ertuğrul Günay, eski Devlet Bakanı Salih Yıldırım, TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy, CHP’den Esat Canan, AKP’den de Adıyaman Milletvekili Faruk Unsal katıldı. 400 kişilik salon dolarken, çok sayıda katılımcı oturumları ayakta izlemek zorunda kaldı. Konferansa katılan yerel giysili kurt kadınlar, barışı simgeleyen beyüz tülbenti Yaşar Kemal’in boynuna asıp karanfil verdi. Yaşar Kemal’in yanına eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk oturdu. Oturumlara başkanlık eden eski DEHAP Genel Başkan Yardımcısı Orhan Miroğlu, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin konferansa katılmaları beklenen Uzun ile Doğan’ın konuşmalarını izlemek için karar aldığını, bunun kabul edilemez olduğunu belirterek "Bu kararı kınıyoruz" dedi.

a» ALATAŞ: GÜÇ KULLANIMIYLA BARIŞ TESİS EDİLEMEZ"

Konferansın açılış konuşmasını yapan İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Yusuf Alataş, barışın savaşmama olarak ifade edilebilecek kelime anlamının yanında sosyal, siyasal ve etnik anlamda müspet barış anlamına geldiğini söyledi. Adalet, eşitlik ve özgürlüğün barışın gereği olduğunu ifade eden Alataş, "dünyada yaşananlar, güç kullanımıyla barışın tesis edilemeyeceğini ortaya koymuştur" dedi. Türkiye’de devlet yönetimi anlayışının sorunlara sosyal ve uzun soluklu çözüm getirmekten uzak olduğunu savunan Alataş, başta Kürt sorunu olmak üzere sosyal, siyasal ve etnik sorunların temelinde bu anlayışın yattığını ifade etti. Alataş, Kürt sorununa barışçıl bir çözüm bulunabilmesi için çatışma ortamının sona ermesinin birinci koşul olduğunu söyledi.

YAZAR VEDAT TÜRKALİ: YÜZDE 10 BARAJI KÜRTLER MECLİS’E GİREMESÊN DİYE UYGULANIYOR

"Cumhurbaşkanı ’28 kere yendik, yine yeneceğiz’ diyor. Kimi yendin? Dışarıdan bir saldırı mı var? Muharebeler olur. Örneğin, I. İnönü, II. İnönü muharebedir. Bunlar sonucunda bağımsızlık istiyorduk ve kazandık. Sorun çözüldü, çünkü istediğimiz aldık. Ancak 28 kere sen kendi halkına karşı koyduysan, kazanmış değil kaybetmişsin demektir..."

’Türkiye Barışını İstiyor’ konferansının ikinci gününde konuşan yazar Vedat Türkali hayatının en güzel iki gününü yaşadığını belirterek "Konferansın yansımalarını gazetelerde görünce daha da mutlu oldum. Senelerden beri böyle toplantıları hep yabancı ülkelerde yapabildik. Niye Ankara’da, İstanbul’da, Diyarbakır’da, Van’da konuşamıyoruz diye üzüldük. O mutluluğu kendi ülkemizde yaşayamadık" dedi.

Yaşar Kemal konuşmasından sonra aslında kendi konuşmasına hiç gerek olmadığını belirten Türkali, Yaşar Kemal’in tam da istediği gibi konuştuğunu kaydetti. Senelerdir Kürt sorunu üzerine çalıştıklarını belirten Türkali şunları kaydetti:

"Ben komünistim. Türkiye Komünist Partisi programında gerekirse Kürtlere ayrı bir devlet kurma hakkını parti programına almıştık. Ama TKP Türkiye için ne yapabildi ki, Kürtler için bir şey yapabilsin. Ben Kürt değilim ama Kürt halkımızın neler çektiğini çok iyi biliyorum. Rahat rahat ’Ne mutlu Türküm diyene’ diyebilmek için Kürt halkının sorunlarını çözmek zorundayız."

Devletin bir başka halkı baskı altında tutarken kendi halkını da özgür bırakmayacağını söyleyen Türkali,
"Film yapıyorduk örneğin, Kürt sorununa değinildiğinde sansürden geçemiyordu. Bu memlekette biz de özgür olamadık. Kara Kuvvetleri beni hep ürküttü" diye konuştu. Türkali konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Paşa Hazretleri ’dağda bir tek gerilla kalmayıncaya kadar dağları temizleyeceğim’ demiş. Aferin. Almış bir görev yerine getirecek tabi. Dağların boş kaldığı dönemlerde sorun çözülmüş mü? Niye çözülememiş? Çünkü sorun dağlarda değil. Sorun, kentte, toplumda, bizim aramızda. Çözülmedikçe, o dağlar yine dolar. Gençler ’spor olsun’ diye çıkmıyor dağlara, canları pahasına çıkıyorlar. Haklılar da. İnsanlara nefes aldırmadılar."

Konuşmasında seçim barajına da değinen Türkali,
"Yüzde ıo barajı dünyanın hiçbir ülkesinde görülmemiştir. Kürtler Meclis’e giremesin diye uygulanıyor. Sen o­nlara kendini temsil hakkı vermezsen, nasıl ifade edecekler kendilerini. Silaha sarılarak. Cumhurbaşkanı ’28 kere yendik, yine yeneceğiz’ diyor. Kimi yendin? Dışarıdan bir saldırı mı var? Muharebeler olur. Örneğin, I. İnönü, II. İnönü muharebedir. Bunlar sonucunda bağımsızlık istiyorduk ve kazandık. Sorun çözüldü, çünkü istediğimiz aldık. Ancak 28 kere sen kendi halkına karşı koyduysan, kazanmış değil kaybetmişsin demektir. Çünkü halk 28 kere senden bir şey istedi ve sen vermedin demektir bu." dedi.

Çözüm için tek yolun diyalog kurmak olduğunu vurgulayan Türkali, "Bu memlekette Kürtü Türkü ayırmak doğru değildir. Ayrılmak kimseye bir şey kazandırmaz. Kimileri Kürdistan diyor. Hangi Kurdistan? Türkiye’nin her yerinde Kürtler var. Kız alıp kız verdik. İç içeyiz. Kavgalar dahi koparmıyor halkları. Ne Kürt ne Türk kavgadan bir yarar sağlayamaz. Emperyalistler aşağılık oyunlar oynuyorlar. Çok dikkatli olmalıyız" dedi. Kürtlerin ve Türklerin birbirine muhtaç olduğunu söyleyen Türkali şunları kaydetti:

"’Birlik olsun’ dedikten sonra elinizle yıkmayın. Kürt solu yerel hakları yerinde olsa meclisinde iktidar olur. Çözülmemiş toprak sorunu var. En ilkel şartlardayız ve ’demokrasi yapacağız’ diyoruz. Bu kadar demokrasiye de şükür diyor insan çünkü faşizm kapıda. Türk de Kürt de yaşananlardan zarar görüyor. Fukara milletten toplanan paralarla kendi toprakları bombalanıyor. Yıkılan bizim memleketimiz. Dil ve kültürü özgür bırakarak, bir arada yaşamalıyız. Türkiye o zaman vitese takmış gibi fırlar. Ancak bizim insan ilişkilerimiz bozuk."

"KÜRT SORUNU VARDIR"

a» PROF. DR. İBRAHİM KABOÊLU: "TÜRKİYE YURTTAŞLARI KAVRAMI OLUŞTURULMALI"

Konferansta konuşan Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Anayasada herkesin kendisinden bir pay bulması gerektiğini ifade ederek " Türkiye yurttaşları gibi genel bir formülle anayasal yurtseverlik oluşturulabilir. Anayasada üst kimlik bölgesi olabildiği ölçüde ortak kimlik olabilir. Etnik köken, coğrafya bakımından farklı kişilerin aynı metne tabi olmasıyla anayasal yurttaşlık oluşturulabilir" dedi.

a» DİSK GENEL BAŞKANI SÜLEYMAN ÇELEBİ: "SORUNU ÇÖZMEK OLANAKSIZ DEÊİL"

Konferansın konuşmacıları arasında bulunan DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Kürt sorununun Türkiye için ciddi bir sorun olduğunu ifade ederek "bir an önce demokratik ortam sağlanmalı, kan dökülmesi durdurulmalı. Yasal devlet güçleri olağan koşullarına dönmeli, koruculuk sistemi kaldırılmalıdır. Hiçbir çözüm tek taraflı dayatılmamalıdır. Kürt halkının söz hakkı olduğu unutulmamalıdır." dedi.

a» DİYARBAKIR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI OSMAN BAYDEMİR: "EKONOMİK OHAL İLAN EDELİM"

Türkiye Barışını Arıyor konferansının "çatışma nedenlerini ortadan kaldırmaya yönelik hukuksal ve ekonomik yaklaşımlar" konulu oturumunda konuşan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, şiddet nedeniyle Güneydoğu’da büyük bir yoksulluk yaşandığını savunarak "ortak düşman aranıyorsa yoksullukla savaşalım" dedi. Konuşmasından önce kentteki yoksulluğu anlatan kısa film gösterimini sunan Baydemir, bölge halkının biyolojik özelliklerinin ya da diğer bölgelerdeki insanlardan az akıllı ya da daha az çalışkan olmasının yoksulluğun nedeni olmadığını ifade etti..

a» TTB MERKEZ KONSEYİ BAŞKANI PROF. DR. GENÇAY GÜRSOY: "BAŞBAKAN İNKAR ETSE DE KÜRT SORUNU VAR"

Konferansın "Emek ve Barış" başlıklı oturumunda söz alan Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy, sözlerine "Başbakanın olmadığını söylediği Kürt sorununu tartışıyoruz bugün" diyerek başladı. Gürsoy, "başbakan inkar etse de biliyoruz ki Kürt sorunu vardır. Türkiye’de etnik kimliğe tahammülsüzlük bağlamında linç girişimleri yaşanıyor. Milliyetçilik olağanüstü arttı, üniversitelerin durumu beni endişelendiriyor. Hastalıklı bir toplum olduk. Kürt sorunundan bahsettiğimizde bile insanlar nefret haleleriyle karşımıza çıkıyor."dedi. Bu durumun sabırla ve yoğun uğraşlar verilerek çözülebileceğini ifade eden Gürsoy, "bir tarafa ’silahını bırak’, diğer tarafa ise ’sen vurmaya devam et’ denmesi mümkün değildir." diye konuştu.

a» KESK GENEL BAŞKANI İSMAİL HAKKI TOMBUL "SÖYLENENLER EYLEME DÖNÜŞMELİ"

KESK Başkanı İsmail Hakkı Tombul ise KESK’in yıllardır Kürt sorununa çözüm aradığını belirterek Türkiye’de eşit yurttaşlar oluşturulmasının önemine işaret etti. KESK’in demokrasi anlayışının, ezilen toplumsal grup, sınıf ve halkların özgürleşebilmesi ve yan yana yaşayabilmesi ile oluşacağına dikkat çeken Tombul, "demokrasi tarifimizi hak ve özgürlüklerle sınırlamıyoruz" dedi. KESK’in sorunun çözümüne dair düzenli çağrılarda bulunduğuna işaret eden Tombul, "çözüm Kürtlerin ikna edilmesiyle ilgili değil. Türklerin de barışçı çözüme ihtiyaç duyması gerekiyor. Silahların susması için adımlar atıldı, herkes üstüne düşeni yapmalı. Tek taraflı eylemsizliği, toplum bir fırsat olarak görmeli ve bunu çok iyi değerlendirmeli" dedi.

a» GAZETECİ -YAZAR DOÊAN TILIÇ: "BARIŞTAN YANA YAYIN YAPMIYORSANIZ GAZETECİ DEÊİLSİNİZ"

Konferansta, gazeteci yazar Doğan Tılıç ise gazetecinin savaş ve çatışma alanlarında ne yaptığının sadece Türkiye’ye özgü bir sorun olmadığını belirtti. Tılıç, gazetecinin duruşunun büyük ölçüde meslek etiği ve bireysel ahlakı ilgilendirdiğini kaydetti. Gazetecilikte meslek etiği tartışmasının o­n yıllarca UNESCO tarafından yapıldığını belirten Tılıç, bu tartışmaların ardından evrensel meslek ilkelerine varıldığını ifade etti.

Bu ilkelerin en tepesinde gazetecinin ve medyanın her koşulda savaşa karşı ve barıştan yana yayın yapması ilkesinin bulunduğunu hatırlatan Tılıç, "Nasıl bir hekimin meslek ilkelerinin başında insanı sağaltmak varsa, haberlerinizi barıştan yana yapmıyorsanız gazeteci de değilsiniz. Barıştan yana olmak meslek kodlarının en temel olanıdır" dedi.

a» GAZETECİ RAGIP DURAN: "BİRGÜN, EVRENSEL GİBİ GAZETELER BİRARAYA GELMELİ"

Gazeteci Ragıp Duran ise 1992’den beri Kürt gazetecilerin günlük gazete çıkardığını, 10 yıldır yurtdışından tv yayını yaptıklarını belirtti. Duran, bunların önemli tecrübeler olduğunu, kendisinin de bu gazetelerin içinde yönetici, yazar olarak gurur duyarak görev aldığını kaydetti. Türkiye’de yayınlanan Özgür Gündem’den, Toplumsal Demokrasi’ye kadar gazetelerin seçmen sayısıyla eşleşmemesini değerlendiren Duran, "Kürt medyası olarak yeteri kadar popülerize olamadık bunun muhasebesini çıkarmak lazım" dedi.

Savaşın sözün bittiği yerde başlayan bir olay olduğunu belirten Duran, temel amacı barış olan gazeteciliğin kendi varlığına karşı çıkan ’konuşmayın kavga edin’ diyen bir yerde duramayacağını kaydetti. Duran, Gündem, Birgün, Evrensel gibi gazetelerin de bir araya gelmesi durumunda 70 milyona hitap eden bir gazete kurabileceklerini ve sorunların çözümünde yol gösterebileceklerini kaydetti.

a» PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEÊİ BAŞKANI KAZIM GENÇ: FARKLI KİMLİK VE KÜLTÜRLLERİN TEK İSTEÊİ; EŞİT YURTTAŞ OLMAK"

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Kazım Genç ise Anadolu kültürünün çok dilli çok dinli yapısına dikkat çekerek, bu kültürün bir kısmını inkar etmenin Anadolu tarihini inkar etmek anlamına geldiğini söyledi. Şiddeti ve baskıyı artıranın 12 Eylül darbesi olduğunu, bunun sonucunda şekillenen inkar politikasının farklı dil ve kültürleri yok ettiğini belirten Genç, "Bütün farklı kimlik ve kültürlerin bir tek isteği vardır. Eşit yurttaş olmaktır. Tekleştiren anlayış hakim konumdadır" diye konuştu.

a» HAK-İŞ BAŞKANI SALİM USLU: "SOSYAL BARIŞ ADALETSİZ DÜŞÜNÜLEMEZ"

Türkiye’nin barışının sadece Kürt sorununda aranmasını doğru bulmadığını ifade eden Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu, "sorunun çözümüne ilişkin talepler, haklar ve özgürlüğü aşarak devlet yapısında başka formlar aramaya giderse, bunun yanında olmamız mümkün değildir. Sorun doğru tanımlanmalıdır. Görmezden gelmek zorunu ortadan kaldırmaz" dedi.

a» PROF. DR. DOÊU ERGİL:"BARIŞ SORULULUK ÜSTLENMEYİ GEREKTİRİR"

Konferansın "Çatışmadan uzlaşmaya" oturumunda konuşan Prof. Dr. Doğu Ergil ise barışın sabır ve emek gerektirdiğini belirterek "barış sorumluluk üstlenmektir" dedi. Ergil, tekelci yaklaşımın çatışmacılık getireceğini, toplumsal farklılıkları olağan görmek gerektiğini de kaydetti. Ergil, "bölünmüş yurttaşlık insanları birbirine düşürür, tam bu noktadayız" dedi.

PROF. DR. MELEK GÖREGENLİ: ’SORUN TEK MİLLETLİ YAPI ÇABASINDAN GELİYOR’

Prof. Dr. Melek Göregenli, Kürt sorununun, tek milletli bir yapıyı oluşturma çabasından ileri geldiğine dikkat çekti. Göregenli, "Bizim Fransız tipi devlet modelinde Türk olmak değil, Türk olduğunu kabul etmek gerekiyordu, asimilasyonun gerçekleştirilebilmesi için. Bu olmadı. Olmadığı da görülüyor. Kürtlerin sadece anadillerini okuyup yazmaları değil, doğru düzgün bir asimilasyon bile yapılmadığı için doğru düzgün bir dil bile öğretilemedi. Bu devletin büyük bir ayıbıdır. Büyük politikalara oturttukları asimilasyonu bile beceremediler" dedi.
Göregenli, Türklerin Türk olmaktan, Kürtler Kürt olabildiği zaman kurtulacağını belirterek, "Solculukla filan bu sorumluluktan kurtulamayız" diye konuştu.

a» PROF. DR. FUAT KEYMAN: "FARKLI BİR DİL KULLANMAK LAZIM"

Kürt sorununa demokratik bir çözüm gerektiğini ifade eden Keyman, "farklı bir dil kullanmamız gerekir. Farklı model ve farklı paradigma içinde Kürt sorununa bakmamız lazım" dedi.

DEVLETİN KULAÊI KONFERANSTAYDI

"TÜRKİYE Barışını Arıyor" konferansına damgasını vuran olaylardan biri de Orhan Doğan ve Mehmet Uzun’un konuşmalarının kayda alınması ve suç unsuru aranmasına ilişkin mahkeme kararı ve Ankara Emniyet’inin mahkeme kararına rağmen iki gün boyunca Konferans’ta yapılan bütün konuşmaları kayda alması oldu. Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına başvurusu üzerine Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, Doğan ve Uzun’un konuşmalarının kayıt altına alınması ve suç unsuru aranmasına izin verdi. Ancak Emniyet güçleri konferansa katılan bütün konuşmacıların yaptığı konuşmaları kayda aldı. İHD Başkanı Yusuf Alataş bu duruma tepki göstererek "Savcılık iki kişi için göstermelik bir soruşturma başlatmıştır. Bu soruşturma da alınan karar uyarınca sadece iki kişi için izleme izni verilmiştir. Ancak bütün konferans izlenmekte ve dinlenmektedir. Bu da emniyetin yargıya karşı bir hilesi ve oyunudur" dedi.

YAŞAR KEMAL: ’YA DEMOKRASİ, YA DA HİÇ!’

"... Binaenaleyh, başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince, zaten bir nevi mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise, o­nlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı, mev-zuibahis olurken, o­nları da beraber ifade (etmek) lazımdır. İfade olunmadıkları zaman, bundan kendi kendilerine ait mesele ihdas etmeleri daimi varittir." Gazi Mustafa Kemal ( 1923’te İzmit’te yaptığı basın toplantısından )
20 ’nci yüzyıl insan soyuna yakışmayan olayların yaşandığı bir yüzyıldır. Kanlı iki dünya savaşı bu yüzyılda çıktı. Büyük soykırımlar bu yüzyılda yapıldı. Korkunç bir yüzyılı arkamızda bıraktık. Birinci Dünya Savaşı’ndan geriye kalan insanlar savaştan önceki insanlar değildi. Korkulara teslim olmuş, kendine güveni kalmamış, yaratıcılığı, kişiliği zedelenmiş, umutsuz... İkinci Dünya Savaşı’ndan kalanlar daha beter durumda. Hele ’Üçüncü Dünya Savaşı’, yani Soğuk Savaş. İnsanlığımızın canına okuyan bu... İnsanlık bu savaşların yıkımından bütünüyle kurtuldu diyemeyiz. Bir de dünyayı bir ateş yumağı edecek atom savaşını beklemek... Savaşın ne zaman çıkacağını beklemek ölümü beklemek gibidir.
...Birinci Dünya Savaşı dört yıl, İkinci Dünya Savaşı altı yıl sürdü. Bizim 25 yıllık savaşımız ne kadar sürecek hiç belli değil. Ülkemiz bu savaştan büyük zarara, kötülüğe uğradı. Savaşanlardan 30 bin kişi öldü. Korucu dedikleri sayısı 70 bini geçmiş sivil savaşçılar bulaştı ülkenin vicdanına. 5 bin köyün birçoğunun evleri yakıldı, insanları ülkenin birçok yerine dağıtıldı. Bir kısmı açlıktan, yoksulluktan kırıldı. Faili meçhul cinayetler olağanlaştı, savaşın bir parçası oldu. Kürtlerin seçkin kişileri seçildi, faili meçhule kurban edildi. Devletin kurumlarının bir kısmını yozlaştırdı. İkinci Dünya Savaşı’na girseydik bundan daha mı kötü olacaktı? Bu savaş Türkiye’nin belini kırdı. Halkıyla savaşan bir ülke olduk. Gittikçe insanlık gözünde durumumuz kötüleşiyor. Hiçbir koşulda bize hak verilmiyor. Dünya, bizim kadar, bizim durumumuzu gözlüyor. Gerillanın adını terörist koyduk. Bundan da bir umut bekledik. Sözcükler her zaman her koşulda değişebilir ve bir gün işe yaramaz olur. Dışarıda önceleri, dağa çıkanların çıkmalarının sebebini bilmiyorlar, biraz da gerilla maceraları sanıyorlardı. Dağa çıkanların bir kısmı üniversitede okuyanlardı, üniversiteyi bitirenlerdi. Aşağı yukarı dağa çıkanların hepsi okuryazardı. Avrupa basını da bunlara bu kadar önem vermiyordu.

Artık bugünse dünya basını her şeyimizi biliyor. Dünyanın gözüne baka baka sürdürülecek bir savaş, bir ülkeyi çürütecek savaştır.

Bir de bu savaşa 100 milyar dolar gitti diyorlar. İstedikleri kadar desinler, doğru değildir. Giden para daha çok dolardır. Ya başka kayıplar, o­nların altından çok ülke kalkamaz.

...Bir bölge nasıl her şeyiyle yokluğa mahkûm edildi. Otlu yaylalar, bereketli topraklar boş kaldı. Devletimiz savaş yapıyor. Halkı sürüp toprakları boş koymak... Sürgünleri de aç sefil koyarak, sürgünleri de aç sefil koyarak, sürgünlerin aç sefil çocuklarını da ister istemez dağlara yollamak... Dağlara ne kadar delikanlı gitmiş, sayısını biliyor mu hükümet?

Bir de bu tutumdan Türkiye’nin ne kadar zararı oldu biliyor mu devlet? Bu şiddetin, bu savaşın Türkiye’ye ne kadar zararı oldu biliyorlar mı sayın savaşsever milliyetçilerimiz? Bu savaşta günler geçtikçe ne kadar tükendiğimizi, tükeneceğimizi, Allah için, bir düşünen var mı, nereye gidiyoruz, bir bilen var mı? Bir insana, bir halka ne yaparsanız yapın, bir insanın, bir halkın o­nuruyla oynamayın. Bu benim gençliğimden bu yana, dilime pelesenk ettiğim sözümdür. Bizim yöneticiler, bunun tersini yaptılar. Halka etmediklerini bırakmadılar. Yöneticilerin, o­nlardan bağımsız korucuların halka yapmadıkları kalmadı. O kadar zulümler yaptılar ki, söylemeye dilim varmıyor. Ülkemizde milliyetçi kisvesine bürünmüş ırkçılar var, o­nların da dillerine pelesenk ettikleri bir sözleri var: Türk’ün Türk’ten başka dostu yok. Bir ülke halkına bundan daha korkunç söz edilmez. Hele Kürtlere böyle sözler etmemelisin. Kürtler sana gücenir.

Sevgili milliyetçi dostlara söyleyeyim ki, sevinsinler, rahat etsinler. Türk’ün Türk’ten başka dostu var. Gizli saklı değil. Malazgirt’ten bu yana Kürtler Türklerle dost. Bu, Kurtuluş Savaşı’na kadar sürmüş. Kimileri yazıyor, söylüyor ki Kürtler, Kurtuluş Savaşı’nda Türklerle birlikte olmasaydı bu savaş zordu.
...Kürtler, Türkiye’yi değil de İngilizleri tutsalardı, bugünkü durumları böyle mi olurdu? Bir de Sovyet ihtilalinden önce Kürtlerin bir kısmı Rus Kürtleriyle birleşmişler. Çoğuluk Osmanlılarla kalmış. Kürtler, Osmanlılarla kalmayıp Rus Kürtlerine gitselerdi, sonradan gelen Sovyetler bu büyük kitleyi bir Sovyet devleti yapamaz mıydı? Öyleyse bu kadar acıyı, yalnızlığı niçin kabul ettiler? Kürtler dünyadan habersiz miydiler? Bu devlet politikasına bakarsak o­nlar aptal oğlu aptallardı. Bizim devlet büyüklerimiz, gazetecilerimiz, Irak’ta Kürtler bağımsız olurlarsa bu savaş sebebi sayılmalı diyorlar. Niçin? Irak’taki Kürtlerden size ne? Kim ne sanarsa sansın, ey milliyetçi ırkçılarımız, dünyada bir tane dostumuz varsa diyelim, o da güneyimizde petrol kuyularının üstünde oturan Irak Kürtleridir.
...Kürtler barış istiyorlar. o­nların bu istekleri candan, yürekten değilse, bir oyunsa çok çabuk anlaşılır. Kürtleri dışlayan milliyetçi ırkçılarımız var. o­nlar her bir şeyi konuşmakta özgürdürler. Bu insanlar dünyadan, yurdunun insanlarından habersizlerdir. Halkımız demokrasiye can attığı halde demokrasi nimetine kavuşamadık. Böyle giderse biz demokrasi nimetine kavuşamayacağız. Çağımızda bir ülkenin demokrasiye kavuşması bir ülkenin o­nurudur. Yıllarca önce ben, demokrasi, Kürt sorunundan geçer demiştim.

Sen milyonlarca vatandaşının dilini yasakla, kendi diliyle yazacak okuyacak okulu da yasakla. Kendi dilini araştıracak, geliştirecek üniversiteyi de yasakla... Kürtler Lozan’dan azınlık olarak çıkmadı. İyi ki azınlık değilmiş. Neredeyse Kürtlere yasaklanmayacak hiçbir şey bırakılmayacakmış. Malazgirt’ten bu yana kardeş oldular, Kurtuluş Savaşı’nda ülkelerinin kurtuluşu için birlikte çarpıştıkları, zaferde birlikte sevindikleri kardeşleri o­nları nasıl bir azınlık sayabilirdi. Kürtler kendilerini hiçbir zaman azınlık saymadılar. Hiçbir Kürt hiçbir zaman kendini azınlık saymadı. İnsanlıktan mahrum kılındığı halde kendini azınlık saymadı. Sürgüne, aşağılanmaya, dilinin uydurma bir dil, ’kart kurt dili’ olduğunu söyleyenlere bile biz azınlığız demedi. Çünkü o­nlar azınlık değil kardeştiler. Hiç kimse o­nları kardeşlikten ayıramaz. Bin yılın adı var.

Bu 80 yıldır yasaklar olmasaydı, Kürtlerin kardeşliği unutulmasaydı, yasaklara boğulmasalardı, bugün böyle konuşmak aklımıza gelmezdi. Türk halkı kardeşliği unutmadı. Kürtler aleyhine korkunç propagandalar yapıldı. Kürtler linçlere, sürgünken geldikleri bölgelerde tekrar sürgüne uğradılar. Birileri iç savaş tetiklemeye çok uğraştılar. İşte bu topraklarda birlikte yaşayanlar, bu kışkırtmalara izini vermediler. Bu, sevinç ve umut verici bir tutumdur. Bundan önce çok fırtınalar atlattık, bundan sonra varacağımız yere kısa yoldan varacağız. Bir de Kürt dili yok diyenler var, türlü uydurmalara başvurarak, Kürtçe çok şiveli bir dilmiş! Ya bilmiyorlar, ya pişmiş aşa su katıyorlar. Kürt dili zengin bir dildir. Zengin dillerin çok şivesi olur, her bölgede, her yörede değişir. Kürt dilinin zengin bir edebiyatı vardır.
...Dünyanın kültüre gittikçe daha önem vermesi boşuna değildir. İnsanı insan yapan kütürüdür. Dünya binlerce çiçekli bir kültür bahçesidir. Her çiçeğin bir rengi, bir kokusu vardır. İnsanlık her kütürün üstüne titremelidir. Binlerce kültür çiçeği, birini koparırsak insanlık bir koldan, bir renkten yoksun kalır.

Emperyalizme kadar kültürler birbirlerini aşılamış, birbirlerini beslemişlerdir. Uygarlıklar da öyle... Tek başına kendini geliştirmiş ne bir kültür vardır dünyamızda ne de bir uygarlık. Ülkemizin kendini, bilim adamlarından, aydınlarından sayan birtakım kişiler, çok kültürlülük olamaz diye kendilerini yırtıyorlar. o­nlar büyük kültürlerin beşiği olan Anadolu’da böyle konuşuyor. Bu insanlar için konuşmak bize düşmez. Emperyalizme kadar kültürler, ister istemez birbirlerini aşılıyordu. Emperyalizm, Rönesans’tan miras iki sözcüğü sahiplendi: ilkel ve üstün insan. Ve emperyalistler kendilerini haklı sayarak ilkel insanlara kültür ve uygarlık götürdüler. Anadolu’ya gerçek bir demokrasiyi getirebilirsek Anadolu kültürleri gene birbirlerini aşılayacak. Anadolu’nun gene eski zamanlardaki gibi insanlık kültürüne zengin katkısı olacak. Bir ülke insanları insanca yaşamayı, mutluluğu, güzelliği seçecekse, bu önce evrensel insan haklarından, sonra da evrensel, sınırsız düşünce özgürlüğünden geçer. Buna karşı çıkmış ülkelerin insanları da 21. yüzyılda o­nurunu yitirmiş, insanlığın yüzüne bakamayacak durumlara düşmüş insanlar olarak yaşar. Ülkemizin o­nurunu, ekmeğini, kültür zenginliğini tartarmak elimizde. Ya gerçek demokrasi ya da hiç.
Yaşar Kemal’in konuşma metninden kısaltılarak alınmıştır

MEHMET UZUN’UN KONFERANSA GÖNDERDİÊİ METİN

Barış ve Umutlar

"Sevgili Dostlar, Her şeyden önce aranızda bulunamadığım için çok üzgün olduğumu belirtmek istiyorum. Türkiye Barışını Arıyor konferansı, son derece önemli bir toplantı. Türkiye’nin geleceğine ilişkin atılmış çok önemli bir adım. Konferansa katılmayı, sizinle birlikte olmayı, saygıdeğer konuşmacıları dinlemeyi çok istiyordum. Ancak sağlık sorunlarımdan dolayı katılamıyorum.... Lütfen beni mazur görün.

Konumuz barış ve barışla ilgili her şeye umutla başlamak gerektiğine inanıyorum.
....Eğer insanlık, tüm olumsuzluklara, felaketlere ve musibetlere rağmen bugünM haline ulaşmışsa, bunda umudun belirleyici bir rolü var. En berbat koşullarda bile umutlu olmamızı gerektirecek çok fazla neden var.
...İnsanlık tarihinin yaşadığı en vahşi yüzyıl olan geçen yüzyılı hatırlayalım; o yüzyılda ulusal kibirlerini evrensel bir hakikat haline getirmek isteyen ulus-devletlerin homurdanmalarıyla başlamıştı. Sonuçlarını ise hepimiz biliyoruz; korMnç iki dünya savaşı, birçok bölgesel ya da iç savaş, katliamlar, soykırımlar, akla gelebilecek her türlü kötülük, felaket... Kimi filozofların Leviathan (iblis) diye nitelendirdiği ulus-devletlerin sonuçsuz vahşi uygulamaları...
Geçen yüzyıla ilişkin sürekli kendimize sormamız gereken bir soru da var; peki kim kazandı? İblislerin militarizmi, ırkçılığı, ultra milliyetçiliği ve vahşeti mi? Yoksa insanlığa ait umut, yani demokrasi, insan hakları ve özgürlükler mi? Şüphesiz kazanan insanlık, insanlığa ait umut oldu. Yeni yüzyılın da bu minvalde gelişeceğine dair herhangi bir kuşku duymamıza gerek yok. Kazanan, demokrasi, insan hakları ve özgürlükler olacak.

Bu derin umuduma bağlı olarak yeni yüzyıla ilişkin bir tahminde de bulunmak istiyorum; kanımca yeni yüzyıl ulus-devletlerin çöplüğü haline gelecek. Kendisini yenilemeyen, demokratikleşmeyen ve çağa uygun insani bir moder-nizmi sağlamayan ulus-devletlerin yeri, bu çöplük olacak. Yeni yüzyıl, geçen yüzyıldan devraldığı mirasla, ulus-devletlerin militarizmi ve ultra milliyetçiliğiyle demokrasi, insan hakları ve öz gürlüklerin mücadele alanı haline gelecek.

Ulus-devletlerin yeni yüzyıla ilişkin şaşkınlık ve korkularının gerisinde, kanımca, sözünü ettiğim nedenler yatmaktadır. Ulus-devletlerin bu korkularını anlamak mümkün, geleceklerine ilişkin fazla alternatifleri yok; ya demokratikleşecekler ya da çöplüğü boylayacaklar.

Konumuz Türkiye’de Barış, sözünü ettiğim bağlamda bir ulus-devlet olarak, Türkiye’de hızlı bir yol ayrımına doğru gidiyor. Türkiye ya de-mokratikleşecek ve bir insan hakları, özgürlükler ülkesi haline gelecek, ya da zaten durmadan pompalanan militarizmi ve ultra milliyetçiliği destur kabul edip, büyük felaketlere yol açacağı belli yeni serüvenlere girişecek. Elbette, ben de sizin gibi Türkiye’nin bir hak ve hukuk ülkesi haline gelmesini arzuluyorum; böylesi müstesna bir konferansın kapanış konuşmasını yapmamın nedeni budur.

Barışını arayan Türkiye’nin bu konuda yapması gerekenleri, olabilecek en yüksek düzeyde tartıştığınıza eminim. Bu nedenle bunları yeniden tekrarlamak istemiyorum. Ama izninizle şunları da kısaca belirteyim; aklın yolu birdir ve dünyanın Türkiye’den beklediği, demokratikle-şerek kendi barışını ve huzurunu gerçekleştirmesidir. Barış, insanlığın yarattığı en önemli, en erdemli eserdir. Ölümsüz birey yoktur ama bireyler tarafından yaratılan ölümsüz eserler ve bu eserlerin tümünden oluşan ölümsüz insanlar vardır. Bunu Gılgamış’tan bu yana hep biliyoruz. Barış sadece ölülümsüz bir eser değil, insan aklının yarattığı en önemli erdemli iştir de. Çünkü barış, harikulade bir insani metamorfozdur (değişimdir). Barış, ben dediğimiz şeyin öteki haline gelmesidir; öteyi anlamak o­nunla eşit ilişki kurmaktır. Barış, insanoğluna en çok yakışan erdemleri kendi içinde barındıran yepyeni bir kültür, bir terbiyedir.

Türkiye niçin bütün bunlardan mahrum kalsın? Ama bu arzulanan yere gelebilmesi için de, tüm açıklığıyla şu konuların vurgulanması gerekli:

1. Türkiye, 15-20 milyon olduğu söylenen, kendi vatandaşları Kürtlerle barışmanın yollarını bulmalıdır. Devlet katında derin bir Kürt düşmanlığı, kin ve nefreti var. Bu kötü alışkanlıklar, gelenekler ve önyargılarla herhangi bir olumlu gelişmenin sağlanması mümMn değil. Bunların aşılması gerekli.

2. Yine devlet katında, Kürtlere, Kürtlerin hak ve huMk arayışlarına karşı olmak koşuluyla, şeytanla bile işbirliği yapmak geleneği var. Terör ihraç eden İran ve Suriye gibi totaliter devletler, Hizbullah, Hamas, Iraklı terörist güçler... Türkiye tüm bu demokrasi düşmanı güçlere Kürtlere karşı olmak konusunda, kendi müttefikleri olarak görüyor, o­nları cesaretlendiriyor, Kürtlere karşı kışkırtıyor. Bunun terk edilmesi gerekli.

3. Devlet, Kürtlere ötekinin de ötekisi muamelesi yapmaktan vazgeçmeli artık. Kıbrıs’taki MçükTürk nüfusu için tam tamına bağımsız bir devlet isteyen Türkiye bu kadar geniş bir nüfusa sahip "kendi Kürtleri" için, kendi bölgelerinde, anadilleriyle eğitimi bile fazla görüyor. Türkiye, Iraklı Kürtlerin Türkmenlere verdiği hakların yüzde beşini bile "kendi Kürtleri"ne fazla görüyor. Bunun adalet, vicdan ve merhametle bir ilgisi var mı?

4. Türkiye; Kürtleri, bölgeyi ve tüm bir dünyayı aptal yerine koymaktan vazgeçmeli. Kendi vatandaşları ile diyalog kurmayan, o­nların hak ve hukukunu ayaklar altına alanların "Medeniyetler Diyalogu" teranelerine kim inanır? Yurtta sulhu, zor ve baskıyla vatandaşlarını tekleştir-mek ve susturmak olarak anlayanların "yurtta sulh, cihanda sulh" sözlerine kim inanır?

Bu tür örnekleri olabildiğine çoğaltmak mümMn ama şimdi gereksiz. Sadece şunu belirteyim; başlıklar halinde sunduğum bu hakikatlerin gerisinde daha korMnç bir hakikat var; son yirmi yılda Türkiye’de 30 bin insan öldürüldü, 4 bin 500 köy boşaltıldı ve üç milyon insan topraklarını terk etmek zorunda bırakıldı.

Sonuç? Bu yaşananların hiçbirisi hiçbir sorunu çözmedi, yine aynı noktadayız; demokrasiye, insan haklarına ve özgürlüklere saygılı bir barış bir ortamı... Konumuz barış ve bu barışın esas yanarlından olan Kürtlere yönelik de, izninizle bir iki şey söyleyerek konuşmamı bağlamak istiyorum. Kanımca Kürtlerin de ciddi bir iç barış sorunu var. Ve içbarış sonuna ek, ciddi bir demokratikleşme, yenilenme, modernizasyon sorunu var. Demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerini isteyen Kürtlerin de kendi içlerinde demokratikleşmesi, yenilenmesi, insan hak ve özgürlüklerine saygılı olması bir zorunluluktur. Nasıl?

1. Her şeyden önce Kürt siyasi hareketi, hiç kimseyi dışarıda bırakmayacak biçimde, demokratik ve şeffaf bir birlik, bir ittifak oluşturmak zorunda.

2. Geçmişteki kavgalar, çelişkiler, huzursuzluklar bir yana bırakılarak, fark gözetmeden, toplumun tüm kesimleriyle bir barış, işbirliği mutabakatı sağlanmalı.

3. Türkiye’deki geniş demokratik, sol, sosyal demokrat ve liberal hareket ve güçlerle bir barış işbirliği zemini yaratılmalı...

Türkiyeli Kürtlerin ne yaptığını ve istediğini anlamayan dünya, sözünü ettiğim iç barış ve somut programı maalesef Kürtlerden bekliyor.

Evet, idealler, hayaller, arzular, umutlar. Ama bunların insani olanı; insanlığın şaşmaz özgürlükçe gelişimine uygun olanı; imkansızı imkan-lı hale getirecek olanı.

Tüm insanlığı etkileyecek ciddi gelişmelere gebe yeni yüzyılda tercihimiz, bunlar olmalı bence. Elbette Türkiye’nin yapacağı tercihler de bu yönde olmalı.

İki gün boyunca Türkiye’ye ilişkin barışın en ciddi konularını, en yetkin isimlerle konuşan ve tartışan konferansımızı bir başlangıç olarak görüyorum; tıpkı yeni yüzyılımız gibi.

Daha çok işimiz var, yolun henüz çok başındayız. Umutlarımızı gerçekleştirmek dileğiyle hepinize başarılar dilerim..."


Haber: İnan Gedik, Özlem Zorcan, Evrin Güvendik

Fotoğraf: Ali Öz ]

’Türkiye Barışını Arıyor Konferansı’ sonuç bildirgesi

[Sesonline] Pekçok aydını bir araya getiren, "Türkiye Barışını Arıyor" adı altında yapılan konferansın sonunda yayınlanan "Sonuç Bildirgesi"ni tarihsel bir beleg olarak aşağıda tam metin olarak yayınlıyoruz.

’TÜRKİYE BARIŞINI ARIYOR’ KONFERANSI SONUÇ BİLDİRGESİ

GİRİŞ

Geçen yılın Nisan ayında Ankara’da başlayan İzmir, Mersin, İstanbul, Samsun ve Diyarbakır’da gerçekleştirilen konferanslar ile devam eden barş arayışı, iki günlük çalışmamızla yeni bir aşamaya gelmiştir.

Bu süreçte barışın gerçekleştirilmesi için neler yapılabileceği en geniş biçimde tartışıldı. Her bölgeden toplumsal çapta temsil özelliği olan yüzlerce aydın, yazar, sanatçı, sendikacı, siyasetçi, işveren her yaştan kadın ve erkek bir araya gelerek bir barış projesinin ilk adımlarını attılar.

Barışı programlamak, silahların susmasını ve şiddetin son bulmasını, vicdanen ve ahlaken istemekten öte, etkili bir eylem planı haline getirmek demektir. Barışı programlamak, siyasi, ekonomik, kültürel, psikolojik boyutları olan toplumsal bir inşa sürecidir. Bugün hepimizin katkısı ile bu adımı atabilecek noktaya geldik

Üstlendiğimiz görevin önemini biliyoruz.
Güçlüklerini de biliyoruz.
Ancak, Türkiye’nin tarihsel birikiminin bu çabaya güçlü bir temel sunacak kadar köklü olduğunu da biliyoruz.
Türklerin, Kürtlerin ve tüm halkların birlikte ve kendileri için yeni bir hayat kurmayı içtenlikle ve derin bir hasretle istediklerinden de eminiz.

Birinin kazancı diğerinin de kazancı olacaktır. Kürt sorunun barışçı ve demokratik çözümü yalnızca Kürtlerin değil başta Türkler olmak üzere bölgenin bütün halklarının gününü ve geleceğini aydınlatacaktır. Barış hepimizin ortak mücadelesi ile ve hepimiz için kazanılacaktır.

Konferansımız, hukuki, siyasi, kültürel ve ekonomik boyutları ile bir barış programı geliştirilmesinin ana çizgilerini oluşturmuştur.

Barışın ince uzun yolunun gelecek aşamalarını planlamak, süreçleri ve kurumları gözlemlemek, yeni önerileri, girişimleri toplumla paylaşacak genişliğe ve işlev zenginliğine kavuşturmak, konferansımızın önümüze koyduğu temel görevdir.

İki gün boyunca yapılan çalışmalar sonucunda genellikle üzerinde birleşilen görüş ve önerileri aşağıdaki başlıklar altında özetlenebilir:

SİYASAL ÖNERİLER

a» 1) Kürt sorunu ’şiddet ve terörizm sorunu’ olarak adlandırılmaktan vazgeçilmelidir.
Çünkü, sorunun tarafları sadece silah taşıyan güçler değildir.
Sorun kentiyle kırıyla, sivil toplumu, siyasi örgütleri, resmi kurumları ve diğer sosyal kesimleriyle tüm Türkiye’nin sorunudur. Sorun, esas olarak sosyal barışın ve adaletin tesisi sorunudur. Bu nedenle her kesimin ortak bir vicdan muhasebesiyle, ortak aklın oluşturulmasıyla çözülebilecektir.

a» 2) Silahlı çatışmaların karşılıklı olarak acilen durdurulması, sivil çözümlerin üretilebilmesi için zaman kazanılmasına ve zemin hazırlanmasına olanak verecektir. Ateş kesin kalıcılaşması, şiddetsizlik ortamının sürekli hale getirilmesi, barış çalışmalarının başarı kazanmasını mümkün kılacaktır. Bizatihi bu kapsam da bir toplantının yapılması bile ateşkesin yaratığı olumlu iklim sayesindedir.

a» 3) Barış dilde başlatılmalı; ötekileştirici, yabancılaştırıcı ve düşmanlaştırıcı tüm söylemler terk edilmeli, siyasetin dili, şiddete yol açan ayrımcılıktan ve milliyetçilikten arındırılmalıdır. Siyasette soy mensubiyetine dayandırılan milliyetçi söylem ve özcü yaklaşımlar, karşıtını da doğurmakta, yurttaşlar arasındaki güven ve birlik ortamının oluşmasına zarar vermektedir.

a» 4) Kürtlerin siyasal alanın aktif özneleri olabilmesinin önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Bunun için;

a» Bugünkü yüksek seçim barajı, adil temsilin önünde bir engel olmaktan çıkarılmalıdır.
a» Siyasi partilerin faaliyetlerini kısıtlayıcı ve yasaklayıcı tüm yasal engeller kaldırılmalı, demokrasinin ve siyasal alanın tesisinde bağımsız ve etkin bir rol oynamalarının yolunu açacak yeni bir siyasi partiler yasası çıkarılmalıdır.
a» Yerinden yönetimin yolu açılmalı, böylelikle temsil ve katılımın önündeki engeller kaldırılmalıdır.
a» Toplumun, tüm unsurlarıyla müzakerelere katılabileceği ve çeşitli çözüm önerileri geliştirebileceği özgürlükçü ve barışçıl bir siyasal iklimin oluşturulmasına çalışılmalıdır.
a» Kürtlerin siyasal temsilcileri ve partileri, barışın tesisi sürecinde her düzeyde meşru ve gerçek muhataplar olarak kabul görmelidir.

a» 5) Birlikte yaşama iradesinin bir ifadesi olarak; dışlayıcı tanımlardan ayıklanmış bir ortak siyasal kimliğin oluşmasını sağlayacak şekilde bütün yurttaşların hukuksal eşitliğini ve özgürlüğünü güvence altına alan ve o­nları eşit haklar ve sorumluluklar ile donatan yeni bir anayasa hazırlanmalıdır.

a» 6) Barışın inşa edilmesinde, çatışmalarda evlatlarını kaybetmiş anaların oluşturacakları ortak bir komisyon, barış çabalarımızı çok güçlendirecektir.

a» 7) Kadınların her düzeyde sivil, resmi ve siyasi kurum ve kurullarda yer almalarının önündeki tüm yasal ve fiili engeller kaldırılmaya çalışılmalıdır.

a» 8) Toplumsal, kamusal ve siyasal yaşama katılımı sağlayacak, planlanmış ve kamuoyu vicdanını rencide etmeyecek bir siyasi af veya demokratik katılım programı yürürlüğe konmalıdır.

a» 9) Olağanüstü hal rejiminin tüm izleri silinmeli ve olağan şartların ve hukukun geçerli olduğu bir yaşam biçimine geçilmelidir. Bunun için;

a» Faili meçhul cinayetler aydınlatılmalı, suçlu resmi görevliler korunmamalı, adil bir şekilde yargılanıp cezalandırılmalıdır.
a» Koruculuk sistemi kaldırılmalı, korucular sosyal güvenceleri ile birlikte başka istihdam alanlarına kaydırılmalıdır.
a» Zorunlu göçün neden olduğu ekonomik, sosyal ve psikolojik tüm yıkımların etkilerini giderecek önlem alınmalıdır.
a» Bütün bölge acilen mayınlardan temizlenmelidir.

EKONOMİK ÖNERİLER

a» 1) Bölgedeki yoğun yoksulluğu ve bölgelerarası dengesizliği giderici pozitif ayrımcılığı esas alan kalkınma plan ve projeleri gerçekleştirilmelidir.

a» 3) Bölgenin kalkınmasında öncü rolü oynayacak Erzurum, Van, Diyarbakır, Batman gibi iller bölgesel ekonomik, kültürel ve toplumsal cazibe merkezleri haline getirilmelidir.

a» 4) Bölgenin doğal kaynaklarından ve enerji işletmelerinden (su, elektrik, petrol vb.) sağlanan üretim değerlerinin bir bölümünü bölge kalkınması ve yoksullukla mücadele amacıyla kullanılmak üzere tahsis edilmelidir

a» 5) Sulanan tarım alanlarının daha verimli hale getirilmesi için gerekli yatırımlar acilen yapılmalı, mayınların temizlenmesi ile kazanılacak topraklar, organik tarıma açılmalıdır.

a» 6) Ülkede pamuk üretiminin %47’si bölgede gerçekleştirilmektedir. Bu gerçek, bölgenin istihdam yaratacak biçimde bir tekstil sanayii merkezi haline getirilebilmesi doğrultusunda değerlendirilmelidir.

a» 7) Bölgede 0-14 yaş arası çok büyük bir nüfus kesimi bulunmaktadır. Bu genç nüfusun üretken bireyler olarak yetiştirilmesi, eğitilmeleri ve iş imkanlarına kavuşmaları sosyal barış, adalet ve bölgenin refahı için zorunludur.

SOSYAL VE KÜLTÜREL ÖNERİLER

a» 1) Ülkemizde farklı kültürlerin varlığı, tarihsel ve sosyolojik bir gerçek olarak kabul edilmeli, inkarın ve yasakların yol açtığı kültür yıkımına son verilmeli, kültürel alan, kimlik gettolaşmasına yol açan kültürel ırkçılığının baskı ve saldırısından korunmalıdır.

a» 2) Kamusal alanda Kürtçenin serbestçe kullanılabilmesi için yasal ve hukuki düzenlemeler yapılmalı, ’çok dilli resmi hizmet ve siyasi faaliyet’ serbestliği sağlanmalıdır.

a» 3) Kürt dili ve edebiyatının araştırılması ve geliştirilmesi ve eğitimi önündeki engeller kaldırılmalıdır.

a» 4) Eğitim ve yönetim pratiklerinde devletle toplum arasında olduğu kadar, toplumun farklı kesimleri arasında gerilim yaratan etnik ve dinsel aidiyet vurguları son bulmalıdır.

MEDYA VE TOPLUMSAL İLETİŞİM ALANINA YÖNELİK ÖNERİLER

a» 1) Medya, çatışmaları meşrulaştıran, olağanlaştıran dili terk etmeli; ’ötekini anlamayı ve birlikteliği’ vurgulayan bir dil kullanmalıdır. Esasen barışın dilini, ahlakını ve değerlerini oluşturmada medya sorumluluk üstlenmelidir.

a» 2) Sorunun tüm taraflarına ilişkin doğru, nesnel bilgi ve haber üretmek medyanın ahlaki zorunluluğudur.

Sonuç olarak bu konferans, aynı zamanda bir barış meclisi işlevi görmüştür. Ancak, ortaya çıkan program taslağının olgunlaştırılması, topluma mal edilmesi ve siyasetin gündemi haline getirilmesi için uzun erimli ve toplumsal katılımla zenginleşecek, örgütlü bir çalışmaya ihtiyaç vardır. Amacımız, bu konferansın barışı inşa edecek bir toplumsal örgütlenmeye öncülük etmesidir.

Hep birlikte tartışarak diyalog ve uzlaşmaya giden yolda kurulacak ortak platformlarda çözüm üretecek fikir ve yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Bunun için aydınların, bilim insanlarının ve sivil toplum örgütlerinin daha aktif bir rol üstlenmesi kaçınılmazdır. Yirminci yüzyılın başında cumhuriyet kurulurken ıskalanan barışı yeni bir yüzyılın başında ıskalamayacağız.

14 Ocak 2007 - ANKARA
"



 
     Related Links
· More about Güncel
· News by 3


Most read story about Güncel:
Bay Küçük ve Kürtler üzerine tezleri


     Article Rating
Average Score: 0
Votes: 0

Please take a second and vote for this article:

Excellent
Very Good
Good
Regular
Bad


     Options

 Printer Friendly Printer Friendly


Sorry, Comments are not available for this article.





Lekolin
Page Generation: 0.20 Seconds